Lütfen bekleyin..
13
Aralık

Türkiye özüne dönüyor!

“Siyonizm, 1991’den sonra Büyük Ortadoğu Projesi adıyla İslâm dünyasına yeni bir nizam verme planını yürürlüğe koydu. Bu süreçte siyonist üst akıl tarafından icat edilen el-Kaide, IŞİD gibi örgütler, ülkeleri dizayn etmeye yaradı. FETÖ ise daha uzun vadeli bir planla Türkiye-merkezli olarak İslâm dünyasını daha derinden ve sessizden dizayn etmek, ele geçirmek için kurulmuştu ki bu 15 Temmuz ile patlak verdi.”

+ -

Prof.Dr. Bedri Gencer: 8 Nisan 1968 tarihinde Konya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 1991 yılında Mimar Sinan Üniversitesi’nden Sosyoloji lisans, 1993’de Marmara Üniversitesi’nden İktisat Tarihi yüksek lisans, 1998’de İstanbul Üniversitesi’nden Uluslararası İlişkiler doktora derecesi, 2004’de siyaset bilimi alanında doçent unvanını aldı. 2009 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’ne profesör olarak atandı. Önsözünü Şerif Mardin’in yazdığı 2009 yılında çıkan İslam’da Modernleşme adlı eseri, büyük yankılar uyandırdı.

Aslı Üstünkaya  Yeni Birlik Gazetesi için Prof.Dr. Bedri Gencer ile darbeleri konuştu:

 

-Bir darbe teşebbüsü yaşadık. İlk defa milletin sokağa inerek, tankın önüne yatarak geçit vermediği bu teşebbüs, görünüşte “Hizmet” cemaati olarak adlandırılan FETÖ örgütü tarafından yapıldı. Ama darbe başarılı olmadığı için sosyal medyada üzüntülerini belirten seküler bir kesim var. 15 Temmuz’u nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

-Bu darbe teşebbüsü, ancak tarihî çağlara göre değişen kavramların mânâlarına bakarak anlaşılabilir. Geleneksel, modern ve postmodern olarak ayırabileceğimiz üç ana tarihî çağda ülkelerin tipleri emperyal, ulusal ve ulusal-üstü olarak değişirken politik değişim tarzları olarak savaş, terör ve darbe kavramlarının mânâları da kökten değişti. Geleneksel-emperyal devletler çağında sınırlı ve işlevsel, modern-ulusal devletler çağında total ve yıkıcı savaş anlayışı geçerli oldu. Soğuk Savaş’ın bittiği 1990 ile başlatabileceğimiz postmodern çağda ise total ve yıkıcı savaş mefhumunun yerini istihbarata dayalı siyasî terör anlayışı aldı.

Bu dönüşüm, geleneksel ve modern darbe kavramlarının mânâlarını da değiştirdi. Osmanlı ve Rusya gibi emperyal devletlerde “saray devrimi” denen geleneksel darbeler, temelde devleti bir grubun ele geçirmesini önlemek, rejimi korumak için yapılmıştır. Zira geleneksel anlayışa göre devlet, kimsenin eline geçmesine izin verilemeyecek mahrem ve nötr bir şeydir. Batı’daki modern darbeler ise rejimi değiştirmek, siyonizmin planladığı postmodern darbeler ise artık ne rejimi korumak, ne değiştirmek, ülkeleri ele geçirmek için yapılıyor.

Bu noktada Noam Chomsky’nin kullandığı “tarihî mühendislik” tabiri anlam kazanır. “İnşaat, makine mühendisliği” türlerinde olduğu gibi normalde mühendislik, maddiyatı konu alır. Maddî mühendislik dallarında beton ve makineye biçim verildiği gibi, “tarih, toplum, kültür, dil mühendisliği” gibi manevî mühendislik dallarında da bu alanlara yön verme esprisi yatar. Geleneksel mesihçilik, ahir zamanda gelecek bir kurtarıcı inancıyla tarihi, beşerî tecrübeyi askıya alarak hayatı erteleme anlayışını ifade eder. Bu inanç, Fransa Devrimi ile değişti, tarihi askıya alma fikrinin yerini tarihi hızlandırma fikri aldı. Protestanlık ve Şiilikte olduğu gibi teoloji, tarihi askıya almaya, ideoloji ise tam aksine devrim yoluyla tarihi hızlandırmaya yaradı. Chomsky’nin “tarihî mühendislik” dediği şey, işte tarihi hızlandırma projesinin siyonist versiyonudur. Daha somut olarak bu, savaşlar ve barışlar, ülke inşa ve imhaları yoluyla tarihin seyrinin, dünyanın nizamının belirlendiği 250, 500 yıllık projeksiyonları ifade eder.

 

-Yani Tanrıyı kıyamete zorlamak saçmalığı…

-Evet, Armageddon'a zemin hazırlayarak “Tanrıyı kıyamete zorlamak” denen çılgın mesiyanik vizyon. ABD başkanı Ronald Reagan, 1980 ve 1983'deki konuşmalarında "Armageddon'u yaşayacak nesil biz olabiliriz" demişti. 1991 yılında George Bush’un bahs ettiği “Novus Ordo Seclorum=Yeni Devlet Düzeni” ahir zamanda Mesih’in kuracağı yeryüzü cennetinin ifadesi. Tam 10 yıl sonra gerçekleşen 11 Eylül 2001 ise bu hedefe doğru “Tanrıyı kıyamete zorlama” sürecinde dönüm noktası oldu. İslâm inancında ahir zamanda Türkiye’nin Hatay ilinde bulunan Amik Ovası’nda İslâm ile küfür milleti arasında Armageddon=Melhame-i Kübrâ denen çok kanlı bir savaş gerçekleşecek, bu esnada Mehdi ortaya çıkacaktır. İşte 11 Eylül sonrasında hayata geçirilmeye başlayan tek-kutuplu bir dünya düzeni inşası projesine muvafakat etmeyen her ülkeye savaş açan “neocon” denen siyonist kesimin hedefi, Ortadoğu-merkezli bir dünya savaşı çıkararak Tanrıyı kıyamete zorlamaktır.

 

- Yaşadığımız son darbe de bu sürecin parçası mı?

Evet, yaşadığımız son 15 Temmuz gibi darbeler de bu sürecin bir parçası aslında. Siyonizm, 1991’den sonra Büyük Ortadoğu Projesi adıyla İslâm dünyasına yeni bir nizam verme planını yürürlüğe koydu. Bu süreçte siyonist üst akıl tarafından icat edilen el-Kaide, IŞİD gibi örgütler, ülkeleri dizayn etmeye yaradı. FETÖ ise daha uzun vadeli bir planla Türkiye-merkezli olarak İslâm dünyasını daha derinden ve sessizden dizayn etmek, ele geçirmek için kurulmuştu ki bu 15 Temmuz ile patlak verdi.

 

- 15 Temmuz’un geçmiş darbelerden farkı nedir?

12 Eylül 1980 darbesi, geleneksel darbelerin sonuncusu sayılabilirdi. 28 Şubat darbesi ise 12 Eylül ile 15 Temmuz 2016 darbesi arasında bir geçiş, köprüydü. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül ve hatta 28 Şubat darbelerinin hepsi, NATO inisiyatifli, temelde rejimin konsolidasyon ve restorasyonu için yapılmış cunta darbeleriydi. Ancak 15 Temmuz 2016 darbesi, siyonizmin 50 yıllık bir yatırımla FETÖ örgütüyle devleti içeriden tamamen ele geçirerek giriştiği tam mânâsıyla postmodern bir darbeydi. 28 Şubat, esasında uzun vadede Müslümanlarda ahlakî yozlaşmayla kendini gösteren, hedefine ulaşmış bir “kültürel darbe”ydi; bu darbe için sıkça kullanılan “toplumsal mühendislik” tabirinin belirttiği gibi. Ancak 15 Temmuz darbesi, bir cunta tarafından rejimin tahkimi değil, bir cephe tarafından doğrudan ülkeyi ele geçirmek için yapılmış bir darbeydi. Dolayısıyla buna “darbe” yerine yeni bir kavram bulunmalıydı.

 

-Buna bağlı olarak 15 Temmuz darbesinin failleri sadece FETÖ örgütü müydü?

-Hayır. Darbenin niteliğine bağlı olarak hedefi, tepkileri ve failleri de değişir. Daha önceki darbeler ve özellikle 28 Şubat, laikçi diyebileceğimiz belli bir kesim tarafından geleneksel İslâm literatüründe “râfızîler” (anarşistler) denen İslâmcılar gibi belli bir kesime karşı yapıldı. Ancak 15 Temmuz darbesi, belli cunta ve kesimler arasındaki karşılaşmayı değil, ülke çapında daha genel bir cepheleşmeyi ortaya koydu. Darbenin failleri, “Düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla FETÖ’cü askerlere destek alan bir cephe, koalisyondu. O yüzden buna bir cunta değil, cephe diyoruz. Kimileri doğrudan siyonist plana, kimileri hizmet edenlere hizmet ederler, kimileri menfaat için onların değirmenine su taşırlar, çarkını döndürürler. Yeryüzündeki “mümin/kâfir” ayırımı net, saflar belli olsa mesele yok. Ancak son yıllarda “kirpto” kavramıyla yer değiştiren “münafık” var.

 

-Peki, buna rağmen niçin başarılı olamadı?

İşte burada paradoksal bir durum ortaya çıkıyor. Bu, katılım ve organizasyon bakımından cunta ve cephe-tarzı darbenin avantaj ve dezavantajları arasındaki çelişkinin sonucudur. 28 Şubat’ta olduğu gibi belki katılım ve meşruiyet eksikliği olsa da, belli bir kesim tarafından daha iyi organize edildiği için cunta-tarzı darbenin başarı şansı daha yüksektir. Buna karşılık 15 Temmuz darbesi gibi cephe-tarzı darbede katılım daha fazla olduğu halde organizasyon ve koordinasyon zaafı arttığı için başarı şansı da düşer. Darbeye karşı ülke halkının birleşme ihtimalinin artması da buna eklendiğinde sonuç umulanın tersine döner.

       Bunun bir kesime değil, bizzat ülkeye kasd eden bir darbe olduğunun kısa sürede anlaşılması, siyasî ihtilafların ötesinde ülkede “hainler/sadıklar” şeklinde daha genel ve keskin bir saflaşmaya vücut vermiştir. 15 Temmuz’dan sonra adeta ikinci bir “millî mücadele” ruhunun doğduğu, AKP, MHP, CHP, HDP dâhil her partiden, kesimden insanın “sadıklar” dediğimiz vatanını sevenler cephesinde buluştuğu görüldü. Rasûl-i Ekrem Efendimiz ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmın “Küfür tek millettir” hadisi, “hainler/sadıklar” gibi nihaî saflaşmaların ifadesi olarak da okunabilir.

 

- Peki, bu arada, önceki darbelerde sokağa çıkmayan halk ne oldu da tankların önünde durdu?

- Darbenin tarzı ve hedefine bağlı olarak halkın verdiği tepkiler açısından 12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz arasında kritik farklılıklar vardır. Önceki darbeler, Hasan Mutlucan’ın türküleri eşliğinde, NATO inisiyatifli, rejimin tahkimi için belli bir kesime karşı yapılmış sınırlı cunta darbeleriydi. 12 Eylül gibi darbeler, görünüşte akan kanın durdurulması, ülke düzeninin tesisi için yapılan, kadrosu, planı ve hedefi belli darbeler oldukları için halktan direniş yerine kabulle karşılanmıştı. Ayrıca o zamanlar toplumun seferberliğine yarayacak kitle medyası da bu kadar gelişmiş değildi.

12 Eylül, henüz “kızıl öcü”nün birleştirici işlev gördüğü Soğuk Savaş döneminde yapılmıştı. 28 Şubat ise “yeşil öcü”nün “kızıl öcü”nün yerini aldığı, İslâmcılar adıyla Müslümanların siyonizmin hedef tahtasına oturtulduğu Sıcak Barış döneminde yapılmıştı. Postmodern denen bu darbenin tarzını anlatmak için kullanılan “toplumsal mühendislik” tabirini “etnik temizlik” olarak da tercüme etmek mümkündü. Zira o zamanki rivayetlere göre İslâmcı=tehlikeli diye fişlenen 1 ile 3 milyon arasında kişinin öldürülmesi planlanmıştı. Halkın sokağa dökülmesi, bu katliam planının fitilini ateşleyecekti. Bu planın haberini/ilhamını alan merhum Necmettin Erbakan, halkın sokağa çıkmasını önleyerek bu planı boşa çıkardı.

15 Temmuz ise, belli bir kesimi hedef alan konvansiyonel bir cunta darbesinin ötesinde doğrudan ülkeye kasd eden bir cephe darbesi, daha doğrusu savaştı. Evet, bu darbe değil, savaştı. Zira bugüne kadar hangi darbede savaş uçakları, tanklar ve toplar, devlete ve millete yönelmiş, silah yağdırmıştı? Bunda hedef, akan kanı durdurmak değil, tam aksine kan akıtarak ülkeyi siyonist güce teslim etmekti. Burada hedef kitle de belli bir kesim değil, bütün milletti. 15 Temmuz ile belli cunta ve kesimler arasındaki karşılaşma değil, ülke çapında daha genel ve keskin bir cepheleşme ortaya çıktı. İşte bu gerçeğin haberini/ilhamını alan Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan, bu sefer tam aksine ısrarla halkı sokağa çağırarak siyonist planları boşa çıkardı. Bu darbenin bizatihî vatana kasd eden, siyonizmin Irak ve Suriye işgalinin sinsi bir versiyonu olduğu anlaşılınca ülke, devlet ve milletiyle vatanı koruma refleksiyle topyekûn bir direnişe geçti. Tayyip Erdoğan’ın karizmatik liderliği ve kitle iletişim araçlarının gücü, millî kıyamın çapını büyüttü.

Burada merhum Erbakan ile Erdoğan için “haberini/ilhamını alan” tabirini kullanmamız boşuna değildir. Zira Arapça’da “el-Mülûkü mülhemûn” [Melikler ilham alanlardır] diye bir söz vardır (Ömer Ziyaeddin, Hadîs-i Erbaîn fî Hukûki’s-Selâtîn, İstanbul, 1326, s.26). Gerçekten bunların tamamen istihbaratla doğruluğu daha sonra ortaya çıkan farklı kararlar vermeleri imkânsızdır. İlham-i ilahî ve mekr-i ilahî, özellikle bu gibi kritik anlarda ortaya çıkar. Siyonistlerin bir hesabı varsa elbette Allah’ın da bir hesabı var. Kur’ân-ı Kerim’de “Onlar tuzak kurarlarken Allah da karşılığını kuruyordu. Allah tuzakların hayırlısını kurar” buyurulduğu gibi (Enfâl, 8/30). 15 Temmuz darbe sürecinde darbecilerin hesaplarını bozan sayısız arızanın ortaya çıkması, mekr-i ilahînin tecellisinden başka bir şey değildir. Atlattığımızı zannettiğimiz darbenin ilk dalga olduğu, asıl darbenin arkadan geleceği söylentileri var. İşte bütün bu hesapları boşa çıkaran, bu ilahî-manevî kaynakla desteklenen millî direniş ruhuydu.

 

- Hocam, darbenin arkasındaki güç olarak siyonizmin de tarifini yapmak gerekiyor. Siyonizm dendiğinde genelde hemen İsrail, Yahudilik akla gelse de sizin bununla farklı bir şey kasd ettiğiniz anlaşılıyor.

- Öncelikle “Batı” derken “hangi Batı” diye sormak lazım. Geleneksel olarak Batı’nın sağ-hâkim kesimi Katoliklik, sol-muhalif kesimi de Protestanlık, Yahudilik, Cizvitlikten oluşan cepheydi. Genelde sağ-hâkim cepheye karşı sol-muhalefet cephesi geniş olur. İşte, modern dünyaya hükm eden, Sanayi Devrimi ile modernleşme ve sekülerleşme sürecinin zirvesine çıkan modern Batı, bu muhalif kesimin ürünü olan Protestan Batı, somut olarak İngiltere’dir. Geleneksel olarak Batı, kendini “Greko-Romen medeniyet” olarak tanımlar. Bunun yerine Batı’nın kendini “Yahudi-Hıristiyan medeniyet” olarak tanımlaması, çok yeni, İkinci Dünya Savaşı sonrasındadır. İngiltere’nin temsil ettiği modern ulus-devletinin ekonomik sistemi kapitalizm, siyasî sistemi demokrasi, uluslararası politik sistemi de siyonizmdir. Yani siyonizm, zannedildiği gibi Yahudi ideolojisi değil, yeni Roma olarak İngiltere’nin uluslararası politik ideolojisidir.

Siyonizm, “kızıl elma” ile sembolize edilen kozmopolitanizmin modern versiyonudur. Siyasî evrenselcilik olarak kozmopolitanizm, “Roma barışı, Osmanlı barışı” tabirlerinin belirttiği gibi, ülkeler arasındaki siyasî sınırları kaldırarak bütün dünyayı tek bir emperyal şemsiye altına toplama projesini ifade eder. Çünkü siyasî sınırlar, her zaman çatışma potansiyeli demektir. Nötr mânâda emperyalizm, sömürgecilik, kolonyalizm değil, bu barış siyaseti demektir. Kozmopolitanizm, tarihte zamanının hâkimi olan tüm devletlerin uluslararası politik ideolojisini şekillendiren idealdir. Türklerde “cihan hâkimiyeti ideali” denen kozmopolitanizm hedefi, “i’lâ-yı kelimetillah” denen tevhid dini İslâm’ın evrensel hâkimiyetidir ki “Kızıl Elma” bunun sembolüdür. Ayasofya kubbesinden sarkan ve Hazreti İsa’ya ait olduğu söylenen altın top veya Ayasofya önünde İmparator Iustinianus heykelinin elindeki altın küreden dolayı İstanbul, İstanbul’un fethinden sonra ise Papalığa ait San Pietro Kilisesi’nin bakır renkli kubbesi veya mihrabındaki altın toptan dolayı Roma Kızıl Elma sayılmıştır.

İşte siyonizm, Batı’nın solu Protestan-Yahudi ittifakının ürünü, kozmopolitanizmin modern seküler versiyonudur. Bu, görünüşte paradoksal bir şekilde, “politik teoloji” kavramının belirttiği üzere, muharref Tevrat kökenli bir dinî kavramın seküler bir politik ideal, acımasız bir dünya hâkimiyeti ideolojisi haline gelmesidir. Normalde Yahudilik, Katolikliğin ezeli düşmanıdır. Mesela getto denen Yahudi mahallesi uygulaması Katolik dünyada ortaya çıkmıştır. Çünkü Katolikler, pis ve lanetli olarak gördükleri Yahudilerle birlikte yaşamak istemezler. Asırlardır Oxford ve Cambridge gibi İngiltere’nin köklü üniversitelerine Yahudilerin girmesi yasak olduğu için 1836 gibi nisbeten geç bir tarihte ancak Yahudilerin de girebileceği Londra Üniversitesi kurulmuştur. Solcu olarak nam salması, Londra Üniversitesi’nin bu temelinden, kuruluş ruhundan gelmektedir.

Siyonizm, İngiltere’nin bir taşla en az üç kuş vurmayı hedeflediği ideolojidir. Birincisi, Yahudileri İsrail’de toplamaktır. Yahudilerle birlikte yaşamak istemeyen Katolik ile Protestan Batı, Fransa ile İngiltere’nin uzlaşması sonucu İsrail, dünya çapında bir getto olarak kurulmuştur. Siyonistler için Filistin “anavatan” iken Avrupa’nın gözünde “Yahudilerin sürgün diyarı”dır. Keza dilimizdeki “Vatan doğduğun değil, doyduğun yerdir” sözünün de belirttiği üzere, asırlardır yaşadıkları ülkeleri vatan edinmiş Yahudiler için de Filistin sürgün diyarıdır.

Siyonizmin İsrail’in kuruluşuyla ikinci hedefi, kapitalizmin enerji altyapısını güvence altına almaktır. İsrail, Ortadoğu’da petrol başta olmak üzere zengin stratejik enerji yataklarının bekçisi, kapitalist Batı’nın bölgedeki karakolu hükmündedir. Üçüncüsü, kendi içindeki Katolik/Hıristiyan mücadelesini aştıktan sonra ortak “öteki” olarak İslâm’a karşı birleşen modern siyonist Batı, çağımızda İslâm dünyasına karşı sopa olarak kullanacağı iki ulus-devletinin kuruluşunu hazırlamıştır: İsrail ve İran. Siyonist Batı, Ortadoğu bölgesi ve İslâm dünyasını dizayn etmek için sürekli İsrail’in güvenliği temasını, gerekçe, bahane olarak kullanır.

Demokrasi, kapitalizm ve siyonizm, İngiltere’nin temsil ettiği ulus-devletinin sacayağıdır. 1991’de Soğuk Savaş ile birlikte normalde ulus-devletinin, dolayısıyla siyonizmin de miadı doldu. Şu anda Ortadoğu başta olmak üzere bütün dünyada yaşanan kaosun sebebi, ulus-devletinin miadı dolduğu halde siyonizmin dayandığı, savaştan beslenen kapitalizmin dirençliliğidir. Yani siyasî olarak miadını dolduran bir sistemin iktisadî ayağının gösterdiği dirençlilikten kaynaklanan bir çatışmadır, yaşadığımız.

 

-Ulus-devletinin miadı dolduysa yerine ne gelecek peki?

-Mantıkî olarak ulus-devletinin miadının dolması, geçmişte Osmanlı örneğinde olduğu gibi, komonvel (common-wealth=ortak refah) denen ulusal-üstü devletlerin yerine gelmesi demektir. Osmanlı gibi refah devletlerinde görüldüğü üzere, adalet ideali refahta tecessüm eder. Ulus-devletlerinden önce bütün geleneksel devletler, refah toplumlarıydı. Ulus-devletlerinin miadının dolmasından sonra yeniden başlayan ortak refah arayışının en önemli örneği, Avrupa Birliği projesidir.

 

-Çatırdıyor hocam.

-Evet, Avrupa Birliği de çatırdıyor. Bu, tarihin tabiî seyriyle kapitalizme dayalı siyonizmin gayr-i tabiî seyrinin çatışmasından kaynaklanıyor. Tarihin tabiî seyri, insanlığı ulusal-üstü, kapitalist-olmayan, ortak refah rejimlerine sevk ederken siyonizm, tarihin tabiî seyrini tersine çevirme, suları yokuşa akıtmaya çalışıyor. Merhum Sultan Abdülhamid’in “Hangi taşı kaldırsam altından İngiliz parmağı çıkıyor” sözü, siyonizmin sinsi küresel fesadına işaret ediyor.

 

-Türkiye’de Osmanlı’nın son döneminde başlayan çağdaşlaşma arzusu, Cumhuriyet ile bir ideolojiye dönüştü. Din de çağdaşlaşmanın başlıca engeli görüldü. Kurucu irade, kendini ilerici gören ve karşı tarafı gerici diye suçlayan, bir yandan bilime tapan ama bilim üretmeyen bir manzara sergiledi. İtişe kakışa bugüne geldik. Nasıl çözeriz?

- Bu konuda Türkiye’nin de dâhil olduğu İslâm dünyası, misilleme mantığı ve buna bağlı çağdaşlaşma formülü olarak iki temel meseleyle yüzleşmek zorundadır.

Birincisi, İslâm dünyasının iki asırdır ana problemi, çağdaşlaşma projesinin dayandığı misilleme mantığında yatıyor. Yani Batı’ya, düşmana kendi silahlarıyla karşı koyma yanlışı. Misilleme, tamamen gayr-i insanî de olsa düşmanın elindeki silaha kendi ayarını verdikten, kendine mal ettikten sonra tekrar düşmana çevirme mantığına dayanır. Ancak insanlığın geldiği noktada bu mantık, kökten sorgulanmaya muhtaç. Zira bu tür mekanik bir misilleme anlayışı, mantıken yanlışa yanlışla karşılık vermeyi de içerir. Bizim modernleşme projesi, belli bir modernlik mefhumuna dayanır. Hâlbuki bugün bizzat Batı’nın “Biz nerede yanlış yaptık” diye kendi modernliğini sorguladığı postmodern çağda nasıl bu malûl modernliği veri alır, çağdaşlaşma projesini onun üzerine bina edebiliriz? Bugün bilim nedir, teknik nedir, medeniyet nedir, hepsi kökten sorgulanmak zorundadır. Bugün çağdaşlaşmayı batılılaşmayla özdeş mi kabul edeceğiz? Yoksa insanlığın kayb ettiği evrensel hikmetin keşfine bağlı yeni bir çağdaşlaşma vizyonunu mu benimseyeceğiz?

Misilleme mantığına bağlı ikinci problem, Japon formülü denen Batı’nın tekniği, maddiyatıyla, Doğu’nun kültürü, maneviyatını uzlaştırma fikrine dayalı çağdaşlaşma formülüdür. Böyle bir eklektik terkibin mümkün olmadığı ortaya çıktı. Çünkü zihniyet ve ahlak, teknikte içkindir. Mesela, Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethinde niçin karadan gemileri yürütmek zorunda kaldı? Çünkü o zamanki şeyhülislam, yaşayan büyük bir sivil halk kitlesinin ölümüne yol açacağı için surların toplarla vurulmasına cevaz vermedi, böylece Batılı silah teknolojisinin gayr-i insanî özünü reddetti.

 

-Yani hocam, modern Batı’ya benzemek için sadece görüntüyü aldık. Bilimini teknolojisini alabilsek yine bir gelişme olurdu belki ama. Dediğiniz gibi, kendi kültürümüze ve ahlakımıza uygun modernliği üretmek, üzerinde düşünmemiz gereken bir konu.

-Bilim ve tekniğin transferine dayalı çağdaşlaşma sürecindeki ana problem, kültür (eğitim ve zihniyet) problemidir. Bu problemin, birbirine bağlı üretim/tüketim ve ürün (sistem/teknik)/kültür olarak iki veçhesini ayırt edebiliriz. Birincisi, belli bir üretim tarzı belli bir tüketim tarzını, kültürünü getirir, ikisi uyumlu olur. Bizde geleneksel olarak ziraat, Müslüman, imalat ise gayr-i müslim halkın elindeydi. Dolayısıyla biz modern çağda maalesef Batı ile üretimde değil, tüketimde yarışıyoruz. Şu anda sadece Batı’nın ürettiklerini oburca tüketenler konumundayız. Sanayi yerine inşaat, turizm ve alışveriş sektörlerindeki patlama da bunun göstergesi değil mi?

Bu üretim/tüketim çelişkisi, tabiatıyla ürün (sistem/teknik)/kültür çelişkisini doğuracaktır. İnsanlar, kültürel kodlarıyla bir sistemi işletir, tekniği kullanır. Dolayısıyla harsî ve zihnî dönüşüm sağlanmadıkça sistemik ve teknik dönüşümün de fazla bir mânâsı olmuyor. Uygun kültürel altyapı olmadığı takdirde dünyanın en iyi sistemini, en iyi tekniğini ülkenizde uygulamaya kalktığınızda tam tersi sonuç verebiliyor.

 

-Bunun bir başka yansıması da, modernleşme projesinin kurucusu ve koruyucusu askeriyemizde de insan ayrımı içki içip içmediğine, ibadet edip etmediğine bakarak yapıldı. Sonra darbe olayında da bu ayırımın hem yanlış olduğunu hem de aldatılabilir olduğunu gördük.

-Bu, tamamen pejoratif bir modernleşme anlayışının ifadesidir. Liberalizm ile libertinizm kavramları arasındaki fark kavrandığında, bahs ettiğiniz sözde ile özde çağdaşlık arasındaki fark da kavranacaktır. Liberalizm özünde hürriyet ana-hakkına dayalı bir toplum düzenini savunmak demektir. Liberalizmin türediği liberty=hürriyet, insanın tam olarak kendini gerçekleştirebilme hakkı demektir. Ancak kendilerine sol ve laikçi diyen bizdeki liberallerin hürriyetten anladıkları, “günah işleme hürriyeti”, liberalizmden kasıtları da eskiden ibâhiyye denen libertinizm’dir. Bunlara göre ne kadar rahat zina yapılıyor, içki içiliyor, eşcinsellik yayılıyor, hırsızlık yapılıyorsa ülke o kadar hürdür! Bizdeki çağdaşlık, laiklik anlayışı da böyledir. Batı’da Katolik Kilise’nin yaptığı gibi hür düşünce üzerindeki baskıları önlemek, din ve vicdan özgürlüğünü anayasal güvence altına almak gibi pozitif bir laiklik anlayışı geçerliyken, bizde tam aksine din ve vicdan özgürlüğünü baskı, günah işlemeyi güvence altına almak gibi negatif bir laiklik anlayışı geçerli olmuştur. Fiilen bizdeki laiklik, “dinin içkiyi, zinayı, faizi, hırsızlığı yasaklayan hükümlerden kurtuluş” olarak anlaşılmıştır.

 

-Bilimle imanı hep bir barıştırma çabası var. Doğal olarak burada modernlik de işin içine giriyor. Yani modernizmle muhafazakârlığı buluşturmak... Hâlbuki zamandan ve mekândan münezzeh olan… Yani dinleri yollarken zamanın sonundaki bilgiye de sahip ve hâkim olan Allah’ın eksik, geliştirilebilir, tamamlanabilir bir din yolladığını varsaymak için ne dersiniz?

- Sorunuzun birinci kısmına cevap olarak, total bir dünya görüşüne dayalı geleneksel dünyada din, her şeyi kuşatır, onun dışında bir şey yoktur. Mesela Ahî Teşkilatında ahlak, ekonomi, tasavvuf, meslekî, ahlakî, tasavvufî eğitim içiçe geçmiştir. Ama hayatın parçalandığı modern dünyadaki seküler zihniyetle “din ve …” şeklinde dine atıfla parçalanmış disiplinleri ele alıyoruz; “din ve ahlak, din ve ekonomi, din ve eğitim” ifadelerinin gösterdiği gibi. Bu zihnî parçalanmanın izdüşümlerini günlük hayatımızda da görüyoruz; “Dostluk ayrı, alışveriş ayrı, din ayrı, ticaret ayrı” deyimlerinde olduğu gibi. Dolayısıyla burada problem, küllî dinle cüz’î alanları terkibe çalışma problemidir.

Sorunuzun ikinci kısmına verilecek cevap ta nettir aslında. Burada ana mesele, temelde neyin aslî, neyin tâbi alındığı meselesidir; ilim (din) mi, amel (tedeyyün, beşerî tecrübe) mi? Mantıkî olarak din mutlak/mükemmel, tedeyyün izafî/eksik olduğuna göre din aslî, tedeyyün tâbi alınacaktır. Dinin sabit/değişken, değişmeyen/değişen şeklinde bir yapısı vardır. Bu dinamik, esneyebilir kısmıyla din, fıtrat limitlerinin aşılmadığı noktaya kadar değişen beşerî tecrübeye uyum sağlar. Ancak bu fıtrî noktayı geçtiğinde beşerî tecrübe sorgulanmaya muhtaç hale gelir, din değil; insanoğlu, dini fıtrat limitlerini aşan beşerî gerçekliğe ilanihaye uymaya zorlamak yerine özüne dönmeye çağırılır.

 

-Yine başa dönelim. Başörtülüler için kamusal alan tartışmalarının yapıldığı bir noktadan, devletin başkomutanının sabah ezanı okuduğu bir noktaya geldik. Veya şöyle de sorulabilir; darbe teşebbüsleri karşısında şapkasını alıp giden liderlerden, halkı sokağa çağırıp direnin mesajı veren liderlere… Biz nereye gidiyoruz sizce?

- Tarih tekerrürden ibarettir. Türkiye özüne dönüyor. Dinin birleştirici ruhu, Millî Mücadele’de nasıl temel rol oynadıysa bugün de oynuyor. Özünde toplumun çimentosu dindir. Batı’da laiklik, birleştirici bir ilke olarak işlediği halde bizde maalesef verilen yanlış mânâdan dolayı parçalayıcı, ayrıştırıcı bir işlev gördü. İşte 15 Temmuz sonrası millî seferberlik tablosu, aynı zamanda çarpık laiklik anlayışının da reddidir. İşte tam da bu noktada Türkiye’nin vahim laisizm/sekülerizm çelişkisinin ortaya çıktığı görülür. Türk toplumu, 15 Temmuz ile laisizmi reddederken 28 Şubat ile başlayan sekülerizmin tuzağına düşmüş durumda. Tabiat boşluk kaldırmaz. FETÖ gibi dinen sapık akımlar, zaten bu dinî-ahlakî yozlaşma, sekülerleşme zemininde yeşerir. Bu noktada “Abant uleması”nın rolünün de sorgulanması gerekir. Yani darbe değil, asıl bu sekülerleşmedir, Sıcak Savaş değil, Soğuk Savaş’tır, “milletin ateşle imtihanı.”

  • Bu haberi paylaşın:
YORUM YAZ
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (0)
Bu habere henüz bir yorum yapılmamıştır, ilk yorumu eklemek için yukarıdaki formu doldurunuz
Facebook ile Yorum Yap
Benzer Haberler
İslam İşbirliği Teşkilatı Kudüs için toplantı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip E..
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın memleketi Kayseri'de cami yaptır..
Metafizik İstihbarat Uzmanı Selçuk Bora, dünyayı kaosa sürükleyen büyük dev..
Prof.Dr.Ahmet Şimşirgil: "İslam dünyası Sultan II. Abdülhamid’den sonr..
Kazandığımızı nereye harcıyoruz? Eskiden bakkal yeterken, doktora yılda bir..
Kemal Kılıçdaroğlu İngiltere'de tuhaf işler peşinde. PKK yandaşlığıyla ..
Editörün Seçtikleri
Puan Durumları
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=